27 Aralık 2010 Pazartesi

Diyet

Adı: Yıldırım Demirören
Doğum Tarihi: 1964
Meslek: İş Adamı
İnternet Sitesi: www.bjk.com.tr

5 senelik başkanlık kariyerinde kırmadığı pot kalmadı. Skandal transferlerlere imza attı. Kulübün değerlerini 3 kuruşa sattı. Şahsına 90 Milyon dolar borç yaparak, 100 yıllık çınarı kendine ipotek ettirdi. Gelinen noktada yaptığı 5 transferle onca şeyi akladı. Helali var yapyığı(yaptırdığı) transferlerle hepimiz mutlu olduk ama, şöyle bir blançosuna baktığımızda eksileri artıları sollamış durumda. Bugün ise git gide Demirören JK oluşumuzun tablosuyla yüzleştirdi bizleri sağolsun. Dream team'in diyetini çıkarmaya başladı diyebiliriz. Çünkü; kişisel bazı problemlerini koskoca Beşiktaş'ın resmi sitesinden aklama gevşekliğine ve rahatlığına erişmiş durumda kendisi. Senin koskoca Demirören Holding'in dururken ne diye Beşiktaş'ın resmi yayın organını kişisel problemlerine alet edersin. Yarın öbür gün de; top benim banane edasıyla yıldızlarını özel organizasyonlara falan kiralamaya kalkarsa hiç şaşırmamak lazım...

26 Aralık 2010 Pazar

Kantarın Topuzu

Uzun yıllardır izlemek zorunda kaldığımız aksak yabancılar nihayet gitti. Yerlerine Beşiktaş formasıyla daha yakışıklı duran yıldızlar geldi. Tabi ümidimiz bu yıldızların sadece gazete manşetlerinde yakışıklı durması değil, aynı zamanda yeşil sahada bizleri büyülemesi...

Metin Tekin, Türk futbolcularının yabancı transferine bakışı hakkında şöyle der: Takımdaki yerli, yeni gelen adamın önce yaptığı katkıya bakar. Aldığı para ilk etapta onu ilgilendirmez. Eğer gelen yabancı takımı ileri taşıyorsa maaş konusu zaten hiç açılmaz...
Yıllardır Türk futbolcular gösterdikleri emeğin karşılığını alamadıklarından, hemen ardından da yabancı hayranlığından yakınırlar. Ne ilginçtir ki; Beşiktaş'ın geldiği bugüne baktığımızda durum tam tersine dönüyor. Gelen yabancılar olağanüstü yetenekler, kariyerleri başarılarla dolu adamlar ancak geldikleri takımın yerlileri kendileriyle aynı kalibrede değil. Yerli kavramını sadece memleket üzerinden değil, yeni transferlerden bir önceki dönem ki oyuncu topluluğu için de kullanıyorum.

Bu durumun Guti ve Quaresma üzerinde yarattığı rahatsızlık ikilinin saha içindeki beden dillerinden çok rahat anlaşılıyordu. Şimdi yıldızların sayısı arttığından bu problem ortadan kalktı diyebiliriz. Fakat hedefleri bu kadar büyük tutuyorsanız kadro kalitesinin daha dengeli olması gerekir. Transfer komitesi de yerli pazarına hemen giriş yapmış zaten. Eğer hedef yine 12'den vurulursa ve Hamit Altıntop formayı giyerse, takımın her anlamdaki balansının düzeleceği kesin. Hilbert'in de ''Defans Türk olacak'' kuralından dolayı ofans rotasyonuna gireceğini düşündüğümüz zaman, sağ bek Hamit'in takıma yapacağı ekstra katkı hesap edilir cinsten olmayacaktır. Hamit dedikodusu çok büyük heyecan yaratmış durumda. Eğer bu transfer gerçekleşirse yılın en faydalı transferi olur.

Bu noktada biraz yüzsüzlük yapıyor ve onca lafı yiyerek diyorum ki; ŞIMART BİZİ BAŞKAN ÇIKART BİZİ BAŞTAN!

16 Aralık 2010 Perşembe

Gözümüz aydın

Aylar önce bir anket koymuştum sağ köşeye. Bir forvet, bir de açık alsak tadından yenmez diye iç geçirmişiz. 3'te 2'lik başarı oranı, 'izleyicilerin' olaya ne kadar hakim olduğunu gösteriyor. Bir de bek istemişiz ama Fernandes'e kısmetmiş. Bu transferler Beşiktaş'ın gücüne güç katacaktır. Hayırlı olsun...

6 Aralık 2010 Pazartesi

Çarşı her yerde


Rusya Premier Lig'in son haftasında oynanan Spartak Nalchik-Anzhi maçından...

Ermeni kalmak...

Fasulyenin de kendini nimetten sayması hesabı, bünyelerinde olağanüstü gaz yapan şampiyonlukları ve uydurma bir tarih yaratma peşine düşen amaçsız bir topluluktan ibaret oluşlarının dışa vurumunda bugün tarihi bir ders aldılar... Boş bir tarlaya ne ekersen onu biçersin demişler. Kin ve öfke ektikleri suni tarihlerinde bugün acı bir final yaşadılar. Ölene kadar unutamayacakları bir acı biçtiler. O kadar suniler ki; Bursa şehrinin Osmanlı başkentliğini yaptığı sırada portakalda vitamin olan bursasporlular, anti bizans bayraktarlığı yapıyorlar. Üstelik saraya ev sahipliği yapan Beşiktaş semtine ve kökleri Osmanlı gençlerine dayanan adı 'Arabacı takımı' Beşiktaş'a karşı. Yaptıkları tezahüratlar ise tam bir fiyasko: Ermeni köpekler Beşiktaş'ı destekler...

bursa-Beşiktaş husumeti? Ne kadar da kulağa tanıdık geliyor. Heh şimdi buldum;

1960'lı yılların ikinci yarısından itibaren, çeşitli ülkelerde yerleşik olan Ermeni grupların, Türkiye aleyhine başlattıkları karalama kampanyaları ile varlığını hissettiren sözde Ermeni sorunu, 1973'den sonra "Kanlı Ermeni Terörizmi"ne dönüşmüştür. 23 Eylül 1991'de bağımsızlığını ilan eden Ermenistan Cumhuriyeti, Türkiye'ye yönelik "sözde soykırım" iddialarını bir devlet politikası haline getirmiştir. Ermeniler, zulme ve haksızlığa uğramış bir toplum imajı yaratarak, dünya kamuoyunu başta ABD ve Fransa olmak üzere belli başlı devletleri ve uluslararası kuruluşları, Ermeni davası lehine çekmeye çalışmaktadır.

Dolmabahçe'de yaşadığınız tarihi hezimete müthiş bir haz duyarak şahitlik ettik. Texas-Tommiks'te ZAGOR olmak, gözlerini kan bürümüş ibnelerin götünden kan almak... İçerde dışarda unutulmaz bir gündü. Şimdi siz de kader ortağınız Ermeniler gibi tarihin tozlu sayfalarında kaybolmaya mahkumsunuz.

1 Aralık 2010 Çarşamba

Fernandes'e ihtiyaç var mı?

Bernd Schuster'in elindeki kadronun, onun kurguladığı bir takım olduğu söylenemez. Nedeni ise; Schuster'in göreve geldiği yaz dönemi boyunca transfer çalışmalarından çok, elindeki mevcut kadronun tahlinini yapmaya çalışmasıydı. Stoper konusundaki değişken tercihleri, sezonun başında tüm maçları Delgado'yla oynarken bu oyuncunun satılması, üst üste gelen sakatlıklar hocanın elindeki malzemeyi çabuk çözümlemesini öteledi. Elindeki oyuncularla oyun felsefesinin temelini atmaya çalıştı tecrübeli hoca. Ve transfer döneminin gelmesiyle takıma sihirli ellerini dokundurma zamanı geldi.


Beşiktaş'ta devre arasında defansif orta saha almak artık bir geleneğe dönüştü. 100. yılda Giunti, 2009'da Ernst, şimdi de Fernandes... Zamanın kadroları düşünüldüğünde ilk 2 oyuncuya mutlak ihtiyaç vardı. Ancak mevcut kadroda Ernst, Aurelio, Necip ve Fink gibi defansif orta sahalar varken Fernandes'e ihtiyaç var mıydı? Peki takımda bariz sağ kanat açığı varken yabancı hakkı neden bu mevki için kullanılmadı tartışılması gerekir, henüz kimse laf etmedi. İleride bu tartışmaların çıkacağını düşünerekten dokunalım biraz bu mevzuya.



Ben dost meclislerinde yaptığım sohbetlerde, Schuster'in İspanya'dan bir orta saha getirmesini beklediğimi söylüyordum, gerçekleşti(A.Ağaoğlu)... Bu tercihi anlamak için eldeki orta sahalara bakmak gerekir. Fernandes'in gelmesiyle Aurelio'ya kulübe yolunun gözükeceğini düşünüyorum. Neden Aurelio? Önceki kayıtlarda Aurelio değerlendirmesi yapmıştım. Orada da belirttiğim gibi Aurelio ön liberodan çok 3. stoper gibi oynuyor. Başta Schuster'in kafasındaki oyun şablonuna uygun olduğunu düşündüğüm bu tablo, Aurelio'nun ekstra olarak katkılarda bulunmamasıyla bir dezavantaja dönüştü... Aurelio'nun ön stoper oynamasıyla orta saha elemanları arasında da yük dengesizliği oluştu. Oyunun hücum yönüne hiç katkıda bulunmayan Aurelio, oyunun defansif yönüne hiç katkıda bulunmayan Guti ve bu iki oyuncu arasında mücadele yükünü sırtlamaktan helak olan Ernst... 3 oyuncu arasındaki bu dengesizlik, takımın orta sahasında bir ahenk yakalanamamasına neden oluyordu. Bunun yanında 1-1-1 şekilde dizilen bu 3 oyuncu ortada büyük bir boşluk bırakıyordu ve yenilen gollere baktığımıza rakiplerin ortadaki bu arsayı fazlasıyla sömürdüğü gözüküyordu.


Fernandes-Ernst ikilisi, Aurelio-Ernst ikilisine oranla daha dengeli gibi gözüküyor. Manu Fernandes'in ofansif varyasyonlara da katkıda bulunacak olması, Schuster'in total futboluna büyük değer katacaktır. Ayrıca orta sahadaki derin boşluklar da büyük ölçüde kapanacaktır. Eldeki 4 orta sahanın da kapayamadığı bu gediği Fernandes'in kapatacağını düşünüyorum. Beşiktaş'ın işçileri 2'ye çıkacağı için de Ernst adına seviniyorum...

29 Kasım 2010 Pazartesi

Mareşal Guti Hernandez!

İki takımın da pamuk ipliğine bağlı kaderlerinin dışında, Ali Sami Yen'deki son derbi oluşu sebebiyle farklı anlamlar yüklenilen, daha doğrusu yüklenilmeye çalışılan bir maçtı. Neden yüklenilmeye çalışılan diyorum; çünkü G.saray taraftarı günün anlam ve önemine dair hiçbir reaksiyon gösteremedi. Eğer İnönü için böyle bir durum söz konusu olsaydı oluşacak ambiansı bir gözümüzde canlandıralım. Bu kıyasa giremeyecek derecede sönük ve her zamanki G.saray taraftarının dışına çıkamayan bir performans vardı tribünde. Bu haleti ruhiye içerisinde de; maça uyku ilacı almış gibi çıkan G.saray topçuları doğal olarak tepkisiz bir havaya bürünüyordu...


Beşiktaş cephesi ise atmosfere daha duyarlıydı... Bir cenaze evini andıran Sami Yen ahalisine nezaketinden simsiyah çıkmışlardı sahaya. Belki Ray-ban sponsor olamamıştı ama Ali Turan katkılarıyla büyük destek verdi Kartallara. Geçen sene Mustafa Sarp'ın ilk dakikalarda attığı beleş gole nazire yaparcasına taktı topu Guti ağlara... G.Saray için iyisi ağırlıklı Mecidiyeköy havası Beşiktaş'a hiç yaramıyordu ve sanki bu kara talihi bir an önce gömmek istercesine aceleciydi Beşiktaş. Guti attığı golden sonra, F.Bahçe'nin de kulaklarını çınlatırcasına ikisini de indirdim diyerekten yellendiriyordu altın sarısı saçlarını... Hilbert, İsmail, Ersan, Ernst, Nobre vucut buluyordu sanki Guti'nin beyninde. Bu vücudun en nadide parçalarından birisi de KOL oluyordu Cenk'in yüreğiyle. Kendisine sonuna kadar bağlı askerler gibi mücadele eden bu orduyu kusursuz yönlendiren Guti'ye meraşellik ünvanı verilmelidir bence bu gece...

19 Kasım 2010 Cuma

Biraz da onlar sabahlasın...


Iverson'u izlemek için sabahladığımız günler hala hafızamızda. Şimdi sıra Amerikalılar'da. Pazar günü Akatlar'da oynanacak derbi maçı NBA TV'den bant yayını olarak verilecekmiş. İnanılmaz bir şey bu. Beşiktaş'ı, muhteşem taraftarı, Akatlar'ı 2 saat boyunca izleyecek hamburger kafalılar. Aklıma da marka değeri yükseltilmeye çalışılan Süper Lig geldi nedense. 321 milyon Dolar'a yapılamayan imajı, basketbolda 4 milyon Dolar'a yaptık. Beşiktaşın çağ atlamadığını düşünen A.Yıldırım'ın takımı da nasiplenecek ya ona yanıyorum.

21 Kasım 2010
Beşiktaş Cola Turka Arena
BEŞİKTAŞ CT-F.ÜLKER
Spormax ||15.30
NBA TV || 22.30 (Bant Yayını)



http://www.nba.com/2010/news/11/19/iverson-turkey-nbatv/index.html

18 Kasım 2010 Perşembe

Tribünün çan eğrisi?

*fotoğrafa bakın. yazıyı okuyun. sonra bir daha fotoğrafa bakın-ız


Üniversite muhabbetlerinden başımı alamadığım şu dönemde, kendimden arınmak için blogun tozunu bir alayım dedim. Ancak bunaltan okul muhabbetlerinin etkisini atlatamamış olucam* ki, o gıcık tabiri başlığa taşımaktan da alıkoyamadım kendimi. Mevzu her zaman olduğu gibi Beşiktaş ve tribünü. Bu kaydı girmemdeki neden ise; geçenlerde rastladığım bu eski fotoğraf.

Fotoğraf, anlı-şanlı 100. yılımızdaki bir maçta çekilmiş. Henüz Kapalı Tribün afaroz edilmemiş, localar yapılmamış ve kutu bayrağı iki direk arasından devralmamışken. Benim bu fotoğrafta dikkatimi çeken şey bayan taraftarların tribünde olmayışı değil elbette(!) Esas konu tribünün yaş ortalamasının şimdiye oranla bir hayli yüksek oluşu.

Bu yaş muhabbeti tribünde sürekli konuşulan bir konudur. Hatta bundan 3-4 sene önceleri, o çocukluk ateşiyle stadda içim kıpır kıpır maç izlerken aradan birinin, 'BU NE LAN TRİBÜN ÇOLUK-ÇOCUK KAYNIYO, BAARIN ULAN!!1!' sinkafıyla çokça kez şefkimin kırıldığını hatırlarım. O abilerle yıllar sonra buradan platonik bir bağ kuracağım aklıma gelmezdi heralde.(Ama yine de abiler öyle bağrmasın, Yavru Kartallar kırılmasın... )

Dekoderler gözümüzün içine içine sokulmuyordu tabi o zamanlar. Bunun yanında o zamanlar maça giden taraftar şemali daha tek tipti. Mesela ben küçüklüğümde mahallemizden hiç İnönü müdavimi hatırlamazdım. Evimize en yakın stadyumlar olarak kahvehaneler, lokaller bilinirdi... Bir de o zamanlar futbolcuları şimdiki gibi uzaktan kumandalı, 100 küsur ekran plazmalarda yönetmiyor ve çabuk öğütmüyorduk. Halı üzerinden 5'li futbolcu kartlarından dokunuyorduk kahramanlarımıza. Uzaktık işte. Bazen de radyodan takip ederdik maçları, hele ki maç derbiyse kasete çeker keyifler kaçınca ileri-geri sara sara dinlerdik. Neyse oynatalım Uğurcum...

Bir İngiliz tribünü havası hakim fotoğrafta. Orta yaşlardaki adamların haftalık eğlencesi, bir hobiymişçesine yan yana sıralanmış insanlar... Premier lig uzmanı olmasam da, yerinde bir Fulham* maçı izlemek nasip olmasa da, tvden gördüğümüz kadarıyla oradaki profil fotoğraftakine benzer... İngiltere özelinden bakarsak, oradaki genç nüfusun oyuna izleyici olarak değil de bizzat oynayan olarak katıldıklarını düşünüyorum. Yani 15 yaşında tribün kovalayan, deplasman yolunda geceyi gün eden bir nüfus olduğunu düşünmüyorum orada. Lisanslı ve amatör sporcu sayılarını karşılaşırdığımızda da bu tezi sağlam kaynaklara dayandırabiliriz...

Türkiye'de tribündeki taraftarların yaş ortalamalarının düşmesi, futbolu kitlelere yaymak işinin doğru yürütüldüğü konusunda somut bir gerçektir. Ancak gençlerin futbola bu kadar izleyici kalmasının da, bahsi geçen ülkeyle aramızdaki makası açtığını söylenebiliriz. Gençler kendini izletsin, futbolu halı sahalardan ibaret yaşamasınlar (Semtim futbolunun oksijen kaynağı olan Yahya Kemal kum sahasının yerine kat kat alışveriş merkezi diken Bayrampaşa Belediyesi'ne de selam olsun)... Saha içinden değil de, tribün gözünden bakarsak eğer, bu revizyonun burada da olumsuz bir tablo ortaya çıkardığını düşünüyorum. Yaş ortalamasının yüksek oluşu, sabır konusunda her zaman daha dirayetli davranılmasına neden olur. Yoksa şimdilerde Hilbert'e burun kıvıran aşırı heyecanlı güruh, Sellami, Rahim, Zafer, Khlestov, Myhre, Niyazi, Schorumnu, Fazlı ve nicelerine nasıl dayanırdı mazallah...

Son olarak; tribünün yaş ortalamasındaki bu grafiksel değişimin hem olumlu, hem olumsuz yönde dengeli değişimler getirdiğini düşünüyorum ve bitiriyorum. İnanın yazıyı dallandırıp budaklandırıp, beş koldan örneklerle çeşitlendirmek istiyorum amma ve lakin saatimiz gece 3 buçuk fevkalade bir uyku bastırmış bulunmakta. Büyüklerimin ellerinden, küçüklerimin gözlerinden öperim. Hayırlı bayramlar...


ÇOCUKLAR İNANIN İNANIN ÇOCUKLAR. GÜZEL GÜNLER GÖRECEĞİZ GÜNEŞİ GÜNLER. SAMİYENDE CİMBOMBOMU DEVİRECEĞİZ. ŞAMPİYONLUK ŞARKILARI SÖYLEYECEĞİZ

25 Ekim 2010 Pazartesi

Beleştepe...


Sponsorların gazabından beleştepe de nasibini aldı sonunda. Ama keşke her reklam böyle olsa demeden geçemiyor insan. Fikir tek kelimeyle müthiş.

17 Ekim 2010 Pazar

3'lü...


Şüphesiz dünyanın en güzel üçlemelerinden: Beşiktaş, Hayko, Burcu...





fotoğraflar: beleştepe.blog

16 Ekim 2010 Cumartesi

Motivasyon sorunu


Guti, Quaresma ve Aurelio'nun olmadığı, Mustafa Denizli'nin 2009 model Kartal'ı sahadaydı. Takımın başında da Denizli'nin kontratak futbolunun aksine oyunun merkezini ofansa çeken Schuster vardı. Bu nedenle maç öncesi Schuster'in sisteminin en iyi sınanabileceği maç olarak görüyordum Manisa karşılaşmasını. Sınavı veremedi Schuster. Skor tabelasında Denizli 3, Schuster 2 gözüküyor. Hatta bu görüntüde Mustafa Denizli ile ironik bir bağ kurup, Yılmaz Vural'la da ağız birliği yapıp, 'Guti ve Q7 ile babam da oynar' diyenler olacaktır. Ancak kazın ayağı öyle değil. 11'e baktığımızda Denizli paralerinde 7 defansif oyuncu vardı. Hocanın oyuncu değişiklikleri de yerindeydi. Mağlubyetin asıl sebebi takımdaki konsatrasyon eksikliğiydi. Yenilen 3 gol de, defansın oyuncularının dalmaları ve arkaya adam kaçırmaları sonucu geldi.


Ancak Schuster'in iki haftadır oyunu çevirmek için Onur Bayramoğlu'nu sahaya sürmesi ilginç. Özellikle kulübede Nihat dururken... Bu tavır gösteriyor ki; Beşiktaş'ta Nihat devrinin sonuna doğru yaklaşıyoruz... Onur'a da ayrı bir parantez açmak lazım. Kaka diyorlardı bu çocuğa, gerçekten Kaka'ya benzer bir fiziği var. Uzun boylu oyun kurucu. Topla da çok iyi. 3. bölgede aldığı 2 topta da sorumluluk aldı. Bir iyi ara pası, bir de iyi şut çıkardı. Guti'nin yokluğunda daha çok süre alabilirdi.


Aslında saha içine bu kadar takılı kalmak istemiyordum çünkü uzun süredir İnönü'de unutmaya yüz tuttuğumuz taraftar reaksiyonlarına tanık olmak şahsımı gerçekten çok mutlu etti. En son tarihinde İnönü'yü ziyaretimde de taraftar açısından renki bir karşılaşmaydı, geçen sezonun sonlarındaki 2-2'lik Sivas maçı. 90 dakika Aziz Yıldırım'a küfür etmiştik rahatlamıştık. Ancak bu kez çok daha ciddi bir mesele vardı. Formayı ve onu terleteni sahiplenme. Hakan Arıkan'ın kaleciliğinden zerre hoşnut olmam ancak onun saha içindeki ruh hali içimi parçalıyor. Ona verilen destek ve onun da armayı öperek el kol hareketleriyle içindekileri dışa vurması gerçekten çok güzeldi.


Bunu yanı sıra dakika 80'de o nalet olasıca 'Başın öne eğilmesin' bestesi ile birlikte yakalanan duygu yoğunluğu da takıma olumlu sirayet etti. Hakem baskı altına alındı. Kartlar ve düdükler lehimize döndü. 85'te girilen gündoğdu bestesi biraz vitesi düşültse de Ernst'in golüyle coşku tavan yaptı. Belki Kleberson'un golünden önceki o rekor gürültü tekrarlanmıştır 88'deki Kartal Gol Gol Gol'de. Oksijen israfları Holosko ve Nobre de ayaklarımıza gelen fırsatları değerlendirseydi başka boyutlara geçerdik diye düşünüyorum. Sonuç olarak sahadakilerin olmayan güçlerine güç katma girişimimiz nafile kalsa da, hafif esintili havada tribünün kan ter içinde kalması, özlenen taraftarın stadda yer alması günün kazanımı olarak değerlendirilebilir...

12 Ekim 2010 Salı

Şeytanımız bol olsun (!)

2012 UEFA kriterleri öncesi yönetimin paçası tutuştu. Önce bankalardan alınan 75 milyon dolarlık kredi, şimdi de Kıbrıs'ta yapılması planlanan bir otel. Bir futbol kulübünü, yatırım şirketi gibi yöneten zihniyete yazıklar olsun. Başkanlığını yaptığınız 5 senede 5-10 futbolcuya yatırım yapsaydınız, onlardan gelecek bonservis bedelleriyle zaten sağlıklı bir zemine otururdu kulübün yapısı. Neyse bu saatten sonra konuşmanın alemi yok. Aşkta kaybeden kumarda kazanırmış derler. Haydi rastgele...




http://www.bjk.com.tr/tr/haberler.php?h_no=18483

9 Ekim 2010 Cumartesi

Fifa 11


Nihayet Fifa 11'i (Playstation 3) tecrübe etmiş bulunmaktayım... EA, Konami kadar büyük değişimlere gitme ihtiyacı duymamış. Zaten FİFA 10 yeterince tatminkar bir oyundu. 11'de ise lisans ve futbolcu özelliklerine her zaman olduğundan daha çok önem verilmiş, kadrolar eksiksiz. Göze çarpan en büyük değişim ise, ligimize her zamakinden daha çok önem gösterip, 3 büyük takımımızı da kusursuz biçimde yapmaları. Önceleri oyun içerisinde eğreti duran Süper Lig için ciddi bir çaba sarf etmişler. Üç büyük takımla da oynadım. Neredeyse her futbolcunun görünüş, fizik ve taktik özelliklerini benzetmeye çalışmışlar. Büyük ölçüde de benzetmişler. Oyuna Beşiktaş ağırlıklı baktığımdan, Zapo'nun turuncu kramponları, önceki senelerin aksine Ernst ve Ferrari'nin yüz benzerlikleri dikkatimi çekti. Formalar zaten şahane. Galatasaray'ın 3 formasını da yapmışlar. Beşiktaş'ın şort siyah forma beyaz ve çubuklusu oyunda yer bulmuş. Özellikle Pes'teki forma rezaletinden sonra bu husus büyük artı puan Fifa'da. Pes'te Guti Beşiktaş kadrosunda yer almazken, Fifa'da son dakika transferi Aurelio bile Siyah-Beyaz formayı giymiş. Quaresma'yı anlatma gereği duymuyorum. Bi ara sahada martı avına girer mi acaba diye düşünmedim değil... Tribün anlamında da bazı yeniliklere gidilmiş. Her zamanki Galatasaray tezahüratlarının yanına Beşiktaş maçlarında Beşiktaşım oley sesleri az da olsa seçilebiliyor. Omuz omuza ve bu taraftar için saldırıın sesleri de 3 büyük takımın maçlarında tribünden yükseliyor. Beşiktaş'ı 1. koldan seçtiğinizde ise İnönü benzeri bi statta oynuyorsunuz. Topların üzerindeki Spor Toto Süper Lig amblemi de dikkat çekiyor. Fifa 11, benden 10 üzerinden 11 almıştır. Özetle; tüm takımlarımızın bu sene önemli yıldızları kadrolarına katmasının getirdiği saygınlığın yansımasını, Fifa 11'de açık bir şekilde görebiliyoruz.


FIFA 2011 Trailer
Yükleyen Suchablog. - Diğer konsol ve PC oyunu videolarına göz at.

8 Ekim 2010 Cuma

Peşkeş Tv !

Ligtv, Spor Toto Ligi'ne yatırdığı 321 milyon Dolar'ın acısını çıkarmak için, diğer medya kuruluşlarına sansürcü zihniyetle eşi benzeri görülmemiş bir baskı uygulamakta. Bu baskıcı anlayış, LigTv logosu olmayan kameraların statların 50 metre yakınına yaklaşmasını yasaklama boyutuna kadar ulaştı. Futbolu tekelleştirme adına ne gerekiyorsa yapılıyor, maç özetleri el yakıyor, korsanlara göz açtırılmıyor... Ancak mevzu bahis Fenerbahçe olunca, tüm bu standardizasyon, yasalar, ihaleler bir kalemde çiğnenebiliyor.

Konu; Fenerbahçe'nin tüm Spor Toto Süper Lig maçlarının 90 dakikasının haftanın çeşitli günlerinde döne döne FBTV ekranlarında gösterilmesidir. Digitürk genel müdürünün Erman Toroğlu'na söylediği-, 'Biz kablo kesenlerin de evine girmeyi planlıyoruz' sözünün taahütü buymuş demek ki. Tüm ulusal medyaya çay kaşığının ucuyla sunulan imkanlar FBTV'ye kepçeyle sunulmuş durumda. Bildiğim kadarıyla FBTV, GSTV'nin aksine Digitürk'ten ayrı özgür bir platform. Bu durumda maçların FBTV çatısı altında yayınlanabilmesi imkansız olarak gözüküyor. FBTV'nin F'sinini geçmediği ihlae süresince TRT özet görüntüler için tam 40 milyon dolar para yatırdı. Maçların internet, 3g ve diğer mobil alanlarda yayınlama hakkını elinde bulunduran Türk Tlekom ise 13 bin 500 lira ödemede bulundu. Ancak bu süreçte hiç adı geçmeyen FBTV'nin, ilerleyen zamanlarda da yayıncı kuruluş ile hiçbir resmi yayın anlaşması olmadı.

Kapalı kapılar arkasında neler dönmüştür kim bilir? Ancak resmi bir açıklamanında gelmediğini hesaba katarsak gözler önünde büyük bir suç işlenmekte. Eğer bu ortaklığın, kimselerin görmediği yasal bir düzenlemesi varsa da çekilen peşkeş mide bulandırıcı.

Digitürk'ün kazandığı yayın ihalesinin tüm maddeleri aşağıda sıralı. Maddeler satır satır okunduğunda maçların FBTV'de yayınlanmasını yasal kılan hiçbir düzenleme göze çarpmıyor.




A Paketi’nde Neler Var:
Yayın hakkı sahibi, ihale dönemi süresince TFF Süper Lig müsabakalarından her hafta en az 4 (dört) adedini yurt içine şifreli ve canlı olarak yayınlamak zorunda. Yayın hakkı sahibinin bu hakkı münhasır.

Yayın hakkı sahibi, bu hakkı kullanırken gerçekleştireceği görsel ve işitsel yayınlarını karasal vericiler, kablo, uydu, IPTV/Internet (Web) TV, 3G mobil telefon şebekeleri üzerinden yapabilir. Yayın hakkı sahibi bu hakkın kullanımı açısından herhangi bir coğrafi sınırlamaya tabi değil.

Yayın hakkı sahibi, ihale dönemi süresince TFF Süper Lig’e ait isim sponsorluk hakkını ve bu hak kapsamında bulunan sair hakları kendisi kullanabilir veya 3. şahıslara devredebilir.

TRT’nin Aldığı B Paketi’nin İçeriği:
TFF Süper Lig’in geniş ve kısa özetleri ile TFF 1. Lig’in canlı yayınını şifresiz olarak içeren B paketi için sadece 1 teklif verildi. TRT, 40 milyon 210 bin dolarlık teklifiyle B paketi ihalesini kazandı.

B paketinin kapsamı şöyle:
Yayın hakkı sahibi, ihale dönemi süresince TFF Süper Lig’in geniş ve kısa özetleri, TFF 1. Lig müsabakalarından her hafta en az 3 (üç) adedini yurt içine canlı, şifreli veya şifresiz olarak yayınlamak zorunda. Yayın hakkı sahibinin bu hakkı münhasır. Yayın hakkı sahibi, bu hakkı kullanırken gerçekleştireceği görsel ve işitsel yayınlarını karasal vericiler, kablo, uydu, IPTV/Internet (Web) TV, 3G mobil telefon şebekeleri üzerinden yapabilir.

Yayın hakkı sahibi bu hakkın kullanımı açısından herhangi bir coğrafi sınırlamaya tabi değildir. Yayın hakkı sahibi, ihale dönemi süresince TFF 1. Lig’e ait isim sponsorluk hakkını ve bu hak kapsamında bulunan sair hakları kendisi kullanabilir veya 3. şahıslara devredebilir.

C Paketi Türk Telekom’un
TFF Süper Lig ve TFF 1. Lig’in mobil haklarını içeren C paketi için de tek teklif verildi. İhaleyi, 13 milyon 500 bin dolarlık teklifiyle Türk Telekomünikasyon A.Ş kazandı.

C paketinin kapsamında şu hükümler bulunuyor:
Yayın hakkı sahibi, ihale dönemi süresince tüm TFF Süper Lig ve TFF 1. Lig müsabakalarının haber amaçlı görüntülerini 3G mobil telefon şebekeleri üzerinden münhasıran yayınlayabilecek veya yayınlatabilecek. Söz konusu haber amaçlı görüntüler herhangi bir sayı sınırlamasına tabi olmaksızın ve canlı yayınlanan müsabakaların tamamlanmasının üzerinden 45 (kırkbeş) dakika geçtikten sonra yayınlanabilir. Haber amaçlı görüntülerin mobil iletişim operatörleri dışındaki üçüncü kişilere devri mümkün değildir.



Bu gölge oyununa karşı Bernd Schuster'in, İnönü'deki ilk maçta Phantom kameraya karşı iyice bir esnemesini istiyor gönlüm...

6 Ekim 2010 Çarşamba

Schuster'in en zor sınavı!


Bir uçak filosunun hızı, en yavaş uçağının hızı kadardır demişler... Geçtiğimiz haftayı puan anlamında zararla kapatan Beşiktaş, Quaresma'dan sonra Guti'den gelen sakatlık haberiyle sarsıldı. Bir başka deyişle Beşiktaş filosunun en hızlı jetlerini kaybetmiş oldu.

Guti ve Quaresma gibi yıldızların yokluğunda kazanılacak 3 puan tabii ki çok sevindirici olur ancak benim asıl ilgiyle beklediğim husus bu iki yıldızın yokluğunda diğer oyuncuların göstereceği reaksiyon. Schuster acaba hepimizin dillendirdiği üzere göze hoş gelen, organize hücum futbolunu tüm futbolcularına ezberletebilmiş mi, yoksa o tadı damaklarda kalan, seyir zevki yüksek futbol bu iki futbolcunun gelişiyle esen bir bahar rüzgarı mıydı? Bu sorunun cevabı yanıt bulacak Manisa karşısında.

Geçtiğimiz sezon okyanusu geçip, derede boğulmuştuk. Şuan özellikle Avrupa'da su kanallarını aştık ve açık denize çıkmış olduk. Önümüzdeki cumartesi günü İnönü'de oynanacak veya oynanamayacak iyi futbol, bizim daha kaç deniz mili gideceğimizi belli edecek çok önemli bir gösterge olacak.

30 Eylül 2010 Perşembe

Fi-kmeseler bari

BJK İnönü Stadı'na isim sponsorluğu için Fi-Yapı ile iki yıllık sözleşme imzalandığı açıklandı. BJK İnönü Stadı'nın ismi 1 Ekim 2010- 15 Eylül 2012 tarihleri arasında 'Fi-Yapı İnönü Stadı' olarak kullanılacak. Siyahbeyazlı kulüp ilk yıl 3 milyon 500 bin lira, ikinci yıl için de 3 milyon dolar alacak.


Beşiktaş'la alakası olmayan İnönü isminin önüne sponsor gelmesi beni alakadar etmez, hem de 6.5 milyon dolar iyi para. Amaaa... Eğer ki, milyonlarca Beşiktaşlı'nın stadın kokusunu aldığı o ilk günde çekilen fotoğraflara arka plan olmuş, Gümüşsuyu'na yolu düşen her renkteki takım taraftarlarının selamını almış o tarihi kapı değişirse içim acır, kalbim sıkışır. Aman diyim...

28 Eylül 2010 Salı

İspanya Ekolü ve Aurelio

Beşiktaş'a transferi sonrası ortak kanı Aurelio'nun nokta transfer olduğuydu. Mazideki anılara sünger çekemeyen bir kesim taraftarın dışında, neredeyse tüm spor kamuoyu ağız birliği etmişcesine övgüler yağdırıyordu Aurelio hamlesine.


Çoğu hakem eskisi bu futbol duayenleri(!) şimdilerde Aurelio'nun performansının sönük ve vasat olduğunu dile getiriyor. Ancak yine aynı duayenler(!) Schuster'in oynattığı pasa dayalı İspanyol stili futbol anlayışına methiyeler diziyor. Her programda aynı söylem, 'Beşiktaş iyi pas yapıyor, rakibi boğuyor'. Kendilerine bu pas trafiğini sağlayan koşullar sorulduğunda ise, düz mantıkla tek bir adrese yöneliyorlar: Guti!


Guti'nin, dünya futbolunun en iyi pas virtüözlerinden biri olduğu konusunda şüphe yok. Ancak hiçbir organizasyonu olmayan sistemsiz bir takımda Guti, Ertem Şener'in değimiyle 'Çöldeki vaha gibi' kalırdı. Buna en iyi örnek Sergen Yalçın... Türkiye'nin en iyi 10 numarası neredeyse yurdun tüm takımlarında oynadı ancak en verimli sezonunu Lucescu yönetmenliğindeki o muhteşem ahenkli 100. yıl kadrosunda geçirdi.


Bu girizgahın ardından, Schuster'in, Barcelona ve İspanya milli takımının prototipini yaratma düşüncesi ve bu şablondaki Aurelio'nun yerini belirtmek istiyorum. Yukarıda dondurulan an, Beşiktaş'ın set hücumuna çıkış anıdır. Yani ne demektir set hücumu, teknik direktörün haftalar boyu takımına ezberletmeye çalıştığı, onlarca idmanın yapılmasının nedeni, doğaçlama olmayan, aklı başında top oynamak. Bu resime baktığımızda, futbol duayenlerimizin 'Beşiktaş 3 ön liberoyla oynuyor' söyleminin yanlışlığı ortaya çıkıyor. Çünkü Aurelio top takımın ayağındayken ön libero değil, direk 3. libero olarak ikili stoperin arasına sıkışıyor. Böylece ceza sahasının 200 metre kare alanı, bu üç stoperle parsellenmiş oluyor. Böylece iki bek pompayla sıkıştırlımışçasına ileri çıkıyor. Bu noktada Guti top almak ve oyun kurmak için geriye yaklaşıyor, Ernst ise çeşitli koşularla rakip orta sahanın başını döndürmenin yollarını arıyor.

Bu üç orta sahanın 1-1-1 şeklindeki dizilimi, takımın birden bire 4 kanat oyuncusuyla oynamasına neden oluyor. İşte Barcelona ve İspanya Milli takımı. Şimdi bu 2 örneği inceleyelim. Barcelona'da Xavi ve İniesta gibi beyinlerin yanına isminin yazılmasının abes kaçtığı 3. isim vardı yıllardır. Yaya Toure! Ben de yıllardır futbol duayenlerimiz gibi düşünüp, 'Ulan bu yaya toure kesin başkan la porta'nın gizli bi sırrını biliyor, yoksa siksen oynamaz bu takımda' diye düşünürdüm kendi kendime. Hayır efendim. Bu adamın tek sırrı libero özellikli orta saha oynaması ve tıpkı Aurelio'nun yaptığı gibi stoperi üçlemesi. Böylece takım en olarak genişliyor ve sağdan Alves, soldan ise Maxvel hücumlarda hedef kanat oyuncusu oluyorlardı. En uç kanat oyuncuları ise(Messi-Henry) hücumda serbestlik kazanıyor ve rahatça araya koşular yapabiliyorlardı. Aynı şekilde İspanya Milli Takımı. Türkiyede çoğunluğun düz topçu olarak tanımladığı Busqets'in 3. libero görevini üstlenmesiyle, fabregas-xavi-iniesta gibi kanatları olmayan bir orta saha kurgusunda, sağ bek Sergio Ramos ve sol bek Capdevilla takımın kanat yükünü sırtlanıyorlardı. Böylece onlarda Torres ve David Villa'ya özerklik tanıyabiliyorlardı.


İspanya demişken, Galatasaray'da çift ön liberolu sistemde sırıtan ve çok top kaybı yapan Mehmet Topal'ın Valencia'ya transferinde de, stoper özellikli orta saha oyuncusu oluşunun büyük katkısı vardır... Boğaların bu sistemini uygularken kilit nokta bek elemanlarıdır. Hızlı ve ofansif olmaları gerekir. Beşiktaş'ın mevcut kadrodaki hücumcu bekleri İsmail ve Rıdvan, bu sistem için biçilmiş kaftanlardır. Tabii sadece atağa çıkarken!

Sözün özü, Aurelio'nun sihri oyun içinde hiç gözükmemesinde yatmaktadır. O oyun içinde gözükmediği sürece bilin ki İsmail soldan bindiriyor, Üzülmez sağ kanatta şaheser yaratıyor, Ernst hiç olmadığı kadar ofansif oynuyor ve genç Necip rahatlıkla sorumluluk alabiliyordur...

26 Eylül 2010 Pazar

Devamını da bekleriz


85 dakika beklenen golden sonraki o kenetlenme anında araya sıkışan ince bir ayrıntı. Gün boyu kadıköyü inleten o muhteşem bestenin nakaratı 'O AN'da ekranlarda...

28 Ağustos 2010 Cumartesi

2. Torbadan Beşiktaş'ı Çekmek

Spor Toto Süper Lig'de Büyükşehir Belediyespor'a rezalet futbolla mağlup olunan haftanın ertesinde, Helsinki karşısındaki farklı galibiyet soğuması muhtemel havayı biraz olsun yumuşattı. Ancak alınan bu 4-0'lık skora aldanmamak gerektiğini bilen aklı başındaki Beşiktaşlıların sayısı hiç de az değil. Olması gereken buyken, ilerisi için de karamsar bir tablo çizilmesi yersiz. Sene başından beri zayıf rakiplerle karşılaşılmasından ötürü bir türlü "olduk" diyemesek de, elde baz alınması gereken tek veri olan Villareal karşısındaki kişilikli futbol UEFA serüveni öncesi umut veriyor.



Avrupa Ligi grupları belli oldu, vatana millete hayırlı olsun... İçinde bulunduğumuz L grubu düşülebilecek en kaymak gruplardan. Her ne kadar 1. kategorinin 4. sıradaki takımını çekmiş olsak da, altımızdaki CSKA Sofya ve Rapid Vien 4 maçta 12 puan yapılacak takımlar. Bu noktada realist hedefler koyabilmemiz için farklı boyutlardan değerlendirmeler yapmamız gerekir. Porto'nun gözünden Beşiktaş'a bakarak olan biteni daha gerçekçi kavrayabiliriz... M.City'i bir kenara koyarsak, 2. torbada aralıklı periyotlarla Şampiyonlar Ligi tecrübesi yaşayan 3 takımdan biri Beşiktaş, Steau ve D.Kiev'le birlikte. Lille, Anderlecht, PSG, C.Brugge, Palermo, Getafe ve Sampdoria gibi takımlar varken buradan çekilen Beşiktaş'ı pek sevimli karşılamamışlardır tahminim. İnönü atmosferini en iyi bilen takımlardan olmaları da buraya çekinerek geleceklerinin teminatı. Bu çerçevede Beşiktaş'ı ciddi bir rakip olarak göreceklerdir. Quaresma faktörüne değinmiyorum bile. 2008'deki en önemli silahlarını şimdi onlara doğrulttuk. Gurupta birincilik hayal olmamalı, sonuna kadar inanılmalı...

Yeniden Beşiktaş gözünden bakarsak, ilk kez Avrupa serüvenine bu kadar inanarak başlıyoruz. Kupa kazanmak için en önemli gereksinimin motivasyon olduğunu düşünürsek, zihnimiz ve bedenimizle bu yöne kanalize oluşumuzun başarıların anahtarı olacağını hissediyorum. İnsanların heyecanı gözlerinden okunuyor, ön elemelerdeki performans yüzleri güldürüyor.

Kağıt üzerinden 2. torbadaki Beşiktaş'ın yerini beliryedik. Turnuva genelindeki sıramızı belleyerek bitirmek istiyorum.

1. torbada:
A.Madrid, Liverpool, Sevilla, Porto, Villarreal, CSKA Moskova, PSV, Zenit, Juventus, S.Lizbon, Stuttgart, Alkmaar

buradaki AZ ve PSV takımlarının Beşiktaş seviyesinden daha düşük olduğunu düşünüyorum. İtalikler'le de 10 maç yapsak yarısını kazabilecek güçteyiz.

2. Torba:
S.Bükreş, Lille, D.Kiev, Anderlecht, B.Leverkusen, PSG, C.Brugge, Palermo, Getafe, BEŞİKTAŞ M.City, Sampdoria

Manchester City ve Bayern'in üzerimizde ekipler olduğunu, PSG ve Kiev takımlarının da istim üzerinde ekipler olduğunu söyleyebilirim. Eğer hedefe gitmek istiyorsak alt kategorilerdeki takımları hesaba katmıyorum.

Mustafa Denizli gibi turnuvayı önceden oynadım ve röntgeni naçizane çekmeye çalıştım. Röntgen sonucu Beşiktaş'ın 48 takım içerisindeki yeri 13 olarak gözüküyor. Üzerimizdeki takımların 2si gruplarda karşılaştı, en az 4-6 tanesi de üst turlarda karşılaşırlar. Kuradaki şans 2. turdan sonra da devam ederse çeyrek final çok da uzak değil

20 Ağustos 2010 Cuma

Beşiktaş'ın Gri Forması

Bu akşamki Liverpool-Trabzon karşılaşmasında Pepe Reina'nın giydiği gri kaleci forması dikkatimi çekti. Beşiktaş'ın federasyona bildirdiği yedek formanın tıpkısıydı çünkü. Gerek renk tonu, gerek de sadeliğiyle Kartal'a yakışacak bir formaya benziyor.


*Daha net bir fotoğraf bulamadım ama az çok kendini belli ediyor burda da. inşallah satışa çıkar.

17 Ağustos 2010 Salı

Daniel Gabriel Hilbert & Petr Cenk


Şahsi görüşüm; gecenin yıldızı tartışmasız Roberto Hilbert. Tekniği kısıtlı olmasına rağmen, Alman alt yapısının ürünü futbol mentalitesi ile futbol için yaratılmış üstün fizik gücünün birleşimini cömertçe sahaya yansıttı Hilbert. İnönü sakinlerine sıcak bir merhaba derken Hilbert, takımın büyük sıkıntılarına güle güle dedirtti çaktırmadan...

Öyle ya; Beşiktaş sağ kanadını son 2 senedir forvet patentli iki oyuncu, Holosko ve Nihat'la oluşturmaya çalışıyordu. Sürekli içe kaçarak oynayan bu ikilinin varlığında Beşiktaş neredeyse tek kanadından mahrum kalıyordu ve sol tarafta takımın tek kanat oyuncusu Tello'nun ayağına bakıyordu uzunca zaman. Bu kısırlıktan mütevellik Şilili bulunmaz hint kumaşı muamelesi görüp, hücumdaki tüm yük onun omuzlarına yükleniyordu.

Tello gidip Quaresma gelmişti ama kronikleşmeye başlayan tek kanada endeksli hücum anlayışı, bu sezon başındaki 5 karşılaşmaya da sirayet etmişti. Zira bir kanatta hala Nihat oynuyordu. Buca maçında görüldü ki, Quaresma'nın insanüstü çabası ve sihirli ortaları, ters kanatta varlığı şüphesiz bir eleman olmadığı müddetçe monolog, kısır ve genelde sonuçsuz kalacak bir hücum anlayışına dönüşecekti.

Schuster boşuna büyük hoca olmamış. O da heralde en az bizim kadar görüyordu ve erken teşhis sonucu hamlesini yaptı sonucunda tedavi yanıt verdi. Hilbert bugünkü oyunuyla fundimental olarak hem Holosko ve Nihat'ın çok önünde olduğunu gösterdi, hem de bu ikilinin övündüğü skorerlikte de pek kötü olmadığını sergiledi. Tipik 4-4-2 kanat oyunculuğunun yanında, Holosko ve Nihat'ın yapmaya çalıştığı gizli ve gezgin forvet görevinde de, (-ters kanattan ceza alanına girip forveti 2'leme) son derece başarılı olduğunu gördük Hilbert'in.

Sadece forma numarası ve 100 metreden futbolcu olduğunu belli eden fiziğiyle değil, hem kanatta oynayıp hem takımın hücumuna zenginlik katan anlayışıyla bana Daniel Gabriel Pancu'yu anımsattı Hilbert. İçeri katediyor, fuleli koşuyor, çalım atıyor, ceza sahası dışından gördü mü vuruyor; Pancu'nun tek yumurta ikizi sanki. Vasatın altında oynadığı Plzen deplasmanında bile direkten dönen bir şutuyla aksiyon yaratmışt.

Forvet krizinin dillendirildiği bu dönemde, bu bölgeye de takviye olabileceğini düşünüyorum Roberto Hilbert'in. Geniş seçenekli bu oyun anlaşışı, hırsı ve arzusuyla daha sahaya çıkmadan arkasından fısıldayanları da pis utandırdı Hilbert. Umarım tek sıkımlık bir performans değildir bu geceki.



Trtışmasız yıldızlar Quaresma ve Guti'ye değinmiyorum çünkü onları fazlasıyla kaleme alan olacaktır. Takımda bugün öne çıkan iki isim daha vardı Zapo ve Cenk. Özellikle Cenk'in performansı hususunda fazlasıyla sevinçliyim. Kalede dünyanın en iyi kalecilerinden Petr Cech olsa, gönlüm bu kadar ferah bir şekilde izlerim maçı heralde. Bize bu rahatlığı ve huzuru sağladığın için sana binlerce kez teşekkürler Cenk Gönen.

5 Ağustos 2010 Perşembe

Üşüyoruz Sivok Reyis

Buzlarını yeni yeni çözen Delgado, bavulları toplasın denilen Tabata, daha iki maç üst üste maça çıkmadan kelek damgası yapıştırılan Hilbert, lisans sorununa takılan süperstar Guti derken Beşiktaş yönetimi yabancı sorununu dahiyane bi biçimde çözer ve Sivok donar. Uyursan ölürsün diyordu Nefes'te, filmin Beşiktaş versiyonunun sloganı ise ise sakatlanırsan donarsın oldu.

Son iki sezonun Siyah-Beyazlı formayı en çok giyen istikrar abidesi Sivok'un sözleşmesinin durdurulacağı aklımın ucundan geçmeyen birşeydi, haberi alınca şok oldum. Hazırlık kampının da en çalışkan ismi olan Sivok'un iyileşme süreci de o kadar uzamayacaktı çünkü. Fizik olarak takımın en iyisi oydu ve en geç 10. haftada formayı giyerdi tahminim(göreceğiz o zamanlarda iyileşti haberleri çıkar)


İçime sendiremediğim olay, yönetimin, takımın topa kafa uzatan ender adamını tek kalemde silebilecek kadar günü kurtarma peşinde oluşu. Daha önce avrupa futbolunda esamesi okunmayan bir isimdi Sivok. Ama Siyah-Beyazlı formayla kendini geliştirip belli bir seviyeye ulaştı ve Çek milli takımının formasını sırtına geçirdi. Tıpkı Bobo gibi Beşiktaş'ta kendini kanıtlamış bir futbolcu olduğu için Sivok'a olan sevgim başka boyutlarda. Belki 2 sene daha takımda kalırsa Bobo gibi bayrak topçu olabilecek bir isim. Böyle bir adama takımın sıradan topçusu muamelesi yapılması, onun belki beyanatta bulunmasa da kalbinin kırılmasını içime sindiremiyorum. Sivok'un yerinde olsam, kötü günlerimde arkamda durmayan yönetimle ilişiğimi keser ve ilk uçakla yurt dışında topçusuna gereken değeri verebilen herhangi bir takıma kaçardım.

Transfer fırtınasına kapılan yönetimin bu tavrı kabul edilir cinsten değil. Karşılıklı güven kayıplarına neden olabilecek bu tip davranışlar devam ederse, bu sezon hepimiz için hüsran olur. Futbol saha üzerinde oynanır çünkü, diken üzerinde değil...

25 Temmuz 2010 Pazar

Bu transferlere bu site?

Beşiktaş resmi sitesinin en yoğun olduğu günler kuşkusuz bu bir haftalık periyod olacaktır. Dünya futbolunun en kaliteli yıldızlarına sahip İspanya'nın en kafa 2 yayın organının manşetlerini 2 gündür Beşiktaşımız süslüyor çünkü. Böylece Avrupa'nın ufak çaplı takımı olarak gördükleri El Besiktas merak unsru yaratıyor hiç şüphesiz ve meraklarını gidermek için google kulübün ismini tarattıklarında karşılarına berbat bir site çıkıyor... Taraftarlar tarafından 1 senelik süreçte onlarca uyarı yapıldı, kulüp mail yağmuruna tutuldu ama malesef bir işe yaramadı. Avrupa'da kulüp olarak vitrine çıktığımız bu dönemde mevcut resmi sitemiz, malesef ecnebilerin bize karşı bakış açılarını doğrular cinsten. Bu arada yönetimin Quaresma geldiğinde yapmadığını, dergiyi sattırmak için düşünerek yapması da çok ilginç. Yeeter Yıldırım Demirören diye bağırtacak cinsten birşey olmasa da önemli bir detay...İnşallah, transfer olarak beklenen vizyona sonunda ulaşan yönetim, kulübün yüzü olan yayın organlarına da aynı özeni yakın zamanda gösterir.

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Temmuz adın kalleş olsun

Sen Beşiktaş'ın başkanı, hocası, stadı, deniz tarafına bakan kalesi, sokakta top koştururken üzerime üç beden büyük gelen 9 numaralı forması, radyodan maçı anlatan spikerin bahsettiği 'İnönü Stadı'nı bilenleri', Dolmabahçe yolundaki köfte dumanı. zihnimdeki Beşiktaş'ın kurucusu ve oğluma bırakacağım mirasın sahibi... Kısacası herşeyiydin be Baba...


Bu hafta tam 1 sene geçmiş düşünebiliyor musun? Beşiktaş'ın diğer güzel abileri gibi sen de gitmek için temmuzu seçtin ama niye bu kadar erken? Sabırlıydın da oysa ki, şampiyonluk görmeden gitmemeye and içmiştin sanki. İşte mutlu son gelmişti ve daha fazla beklemenin manası yok, 'Üstü kalsın' diyordun belki de. Ama yol arkadaşın 'Güzel insan' ile vardığınız yerin en Beşiktaşlı köşesini kaptığınızdan eminim. Ruhunuz şaad olsun Babam ve büyük Beşiktaşlı Vedat Okyar...

9 Temmuz 2010 Cuma

NoBrain Beşiktaş

Robinho için 16.5 milyon £'luk teklif akla-hayale sığmayan bir şeydi. Dünya üzerinde hiçbir takımın hayır diyemeyeceği bir oyuncu olan Robinho'ya tabiki de çok sevinecektik, tapıcaktık. Ama Manchester City'nin bu teklifi kabul etmemesinin hayırlara vesile olduğunu ve akabinde yükselen Guti seslerinin de kaymaklı ekmek kadayıfı tadı verdiğini söylemeliyim.

Beşiktaş'ın kadro yapısına mevkii mevkii baktığımızda, her bölgede oranın marka oyuncularının bulunduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Kaleden başlarsak Rüştü. Defansta Toraman, Ferrari, Sivok. Defansif orta saha Ernst. Kanatta Quaresma ve forvette Nihat... Tek bir eksik kalıyor; bu malzemeyi oynatacak, bir arada tutacak bir 'Beyin'

Forvette Bobo-Nihat ikilisi yeterlidir. Defans, kanatlar herşey eksiksiz ama bu orta saha ile bu işler malesef yürümez. Eğer Guti gibi bir maestro gelirse, o zaman eldeki malzemeler iyi bir harçla birleştirilmiş gibi bir takım hüviyetine bürünülür. Bu görevi şuan için ne Fink yapabilir, ne Necip, Ne Delgado... Az biraz Tabata'da bu özellik var ancak onun da kapasitesi bizi ancak yerel başarılara götürebilir.

Yaşından dolayı 'Dede' yakıştırılması yapanlar olacaktır Guti'ye ancak hatırlanacağı üzere Sergen futbolunun son baharında bu takımı sırtlamıştı. Guti ile Sergen'in fiziği karşılaştırılamaz bile. Son olarak; eğer Rob,nho için 16.5 milyon £ gözden çıkarıldıysa, Guti transferi ile yetinmeyecektir yönetim. Forvete bir Türk alternatifi ile transfere mutlu bir noktacık konulabilir.


Gereksiz açıklama: Brain=Beyin

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Hakeden...

Aslında maç öncesi 'Final kimin hakkı?' diye sorulduğunda, 3 sonucun da çok kabul edilebilir olduğunu söyleyebilirdik. Ama topun santraya düşmesiyle birlikte diğer iki ihtimal siliniverdi ve her yol İspanya'ya çıktı...


Her ne kadar İspanya'nın tarihinde ilk kez finale çıkması büyük bir ayıp gibi gözükse de, bu jenerasyon 2 turnuva daha bereketli hasat verecek olması yakın zamanda Boğalar adına bu ayıbın kapanacağını gösteriyor. Barcelona menşeli milli takımın oyuncuları, Şampiyonlar Ligi'nde yaptıkları hatayı burada tekrarlamayarak, ülke futboluna bir nevi borçlarını ödemiş oldular...

İspanya'nın oyun anlayışına baktığımızda, orta sahasında tipik bir kanat oyuncusu barındırmadan sahaya dizildiklerini söyleyebiliriz(Pedro'nun sürekli 11'de olmadığını düşünürsek). 2 savunmacı Xabi Alonso ve Busquets'in önünde oyun kurucu Xavi ile bu oyuncularının yakınında İniesta. Bu sistemde öne çıkan unsur takımın sağ ve sol bekleri oluyor... Pas oyununu dünyada en iyi uygulayan takım olan Boğalar topu sindire sindire 3. bölgeye taşıyınca, iki hücumcu bek çok daha fazla ileri çıkma şansı yakalıyorlar. Bu maçta da sağdan S.Ramos, soldan Capdevilla İspanya'nın kanat organizasyonlarını layıkıyla yerine getirdiler ve hücumda büyük canlılık yarattılar,

-Bunun aksine Almanya takımı stoper özellikli Boateng ile başladı. Belki de Podolski'nini kanadında bunu yapmak daha mantıklıydı ancak iki oyuncunun uyumsuzluğundan büyük bir boşluk doğdu ve İspanyollar o kanadı adeta sömürdü. Löw'ün Jansen hamlesi doğruydu ancak bunu maçın başında etüd edememesi bir hata olarak sayılabilir.


Bütün dünyanın performansını merakla beklediği gururumuz-aslanımız Mesut Özil de adeta yokları oynadı. Maçın büyüklüğünden midir bilinmez, adeta sorumluluktan kaçtı ve korkak oynadı. Tüm özverisiyle yıldızlaşan Şivanştayger'in takımı sahiplenmesine baktığımızda, Mesut'un şişirilmiş piliç gibi durduğunu gördük. Farkını sahaya yansıtamadı, bundan çok daha önemlisi sorumluluk alacak cesareti gösteremedi. Bu da aklıma Roberto Bagio'nun 94 dünya kupası finalinde kaçırdığı penaltı sonrasında söylediği, ''Penaltıları yalnızca onları kullanma cesaretini gösterebilenler kaçırırı''sözündeki cesaret vurgusunu getirdi. Teşbihte hata olmaz demişler. Ben, Mesat'ta o dünya yıldızı hamurunu göremedim. Daha çok, kanatlarda saklanarak takıma ekstra katkı yapan yetenekli oyuncu şeklinde oynuyor. Umarım ilerleyen yıllarda yaşıyla birlikte mental anlamda da gelişir ve bu tip büyük maçlarda sorumluluk alabilecek olgunluğa erişir.

...Futbolun matematiğinden çok magazini de bir hayli konuşulmuştu maç öncesi. Ahtapot Paul yine yanılmadı, Löw'ün mavi trikosu da kirlilik sepetine atıldı. (Ömer Üründül'ün finali doğru tahmin etmesi -Müthiş.)


Şimdi gözler Johannesburg'a çevrildi. Pazar günü takımlar sahaya çıkarken standda Jabulani değil, uğruna 32 takımın ter döktüğü 5 kilogramlık altın kupa bulunacak. Zat'ımı tatmin edemeyen bu organizasyonda mümkünse bol atraksiyonlu, daha da ötesi tirajik-dramatik, olmadı egzantrik bir final olsun da, bundan bi 50 sene sonra torunlarımıza anlataileceğimiz bilgi birikimimiz olsun. Hakedenin kazanması dileğimle...

5 Temmuz 2010 Pazartesi

Tehlike'nin farkında mısınız?

Aykut Kocaman'ın karşı kıtaya direktör olmasının ardından 'Kocaman' manşetler de atılmaya başlandı. Geçtiğimiz sezon Ferrari'den alışkın olduğumuz kelime oyunlarına, Quaresma ile tavan yapılmışken, şimdi de 'Kocaman' manşetleri kaldıramayacak bu yürek. Bunlar iyi günlerimiz. Türkcell Süper Lig başlamasın diyeceğim neredeyse... şaka şaka bir an önce başlasın.

(bknz:Ferrari'nin benzini bitti)
(bknz:Kartal'ın Quaresma'sı var)
(bknz: KOCAMAN hüsran)-(inşallah)

22 Haziran 2010 Salı

Ahmet Bulut'un getirdikleri


Bir buçuk sene önce bir başka Alman Fabian Ernst'i Beşiktaş'a getirmişti menacer Ahmet Bulut. Kendisi eski futbolcu ve Galatasaray'da oynamış biri. Bu sebeple topçudan da az çok anlıyordur ve boş adamlara yatırım yapmaz diye düşünüyorum. Ne diyelim, inşallah Hilbert de Ernst'in verdiği katkıyı yapabilir.